18 Aralık 2010 Cumartesi

biz kaç kişiyiz?




Yolda yalnız başıma yürümem. birinin bana seslenmesi. dönüp bakmam. başkasına seslenildiğini kavramamın akabinde aklımdan geçen cümle: "bize değilmiş".
Biz. ne zaman bu kadar yalnızlaştım ben bilmiyorum. ne zaman yalnızlığımdan bıkıp kendi kendimi mitoz böldüm? bir de içgüdüselmiş gibi bu bölünme sürecinden haberdar bile olmadım. herkesin normal seyri buymuş gibi. yalnızlaş--->mitoz bölün--->klonunla arkadaş ol.
"Bize değilmiş" cümlesine güldüm üstelik. yol boyunca güldüm. yetmedi, birine anlattım, bir kere de onunla güldüm. zaten başka ne yapılır ki?

24 Kasım 2010 Çarşamba

kötü yola düşen şeytan

   "Tartışmaya girmen gereken en son kişi o, farkında mısın?" sorusuna, tuttuğu kolumu sertçe çekerek cevap verdim. "sen karışma" içerikli hareketim onu yıldırmadı. "cesur olduğunu düşündüğümü sanıyorsan söyleyeyim; seni cesur değil küstah buluyorum. geri dönelim!"
   Devasa kapının ardımdan kapanmasıyla sesi kesildi. O, kapının diğer tarafındaydı , beni vaz geçirme isteği geçti.Bense kapının gördüğüm tarafındaydım ama sinirim geçmedi. Bu haşmetli kapı onun dırdırını kesebilecek kadar güçlüydü ama benim sinirimi dindirebilecek kadar değildi. Demek ki  "o < devasa kapı < ben "  ve korkulacak bir şey yok.
   Karşımda oturan sevimli, babacan adamın gelmemi bekliyor olması şaşırtmadı beni. " sen Tanrı mısın?" dedim.. "Beni küçümseme" dedi: " Böyle görünmemi beklemiyor olabilirsin ama biliyorsun ki ben sadece senin anladığın kadarım". Mevlana'ya bu sözü kendi söyletmemiş olsa , Mevlana okuyor olmasıyla övündüğünü düşünebilirdim. Üstünde durmadım.
   "Ne istediysen yaptım! Ne emrettiysen! İnan dedin, inandım! Kork dedin, korktum! İçinde iyilik besle dedin, hep iyi olmaya çalıştım! Bana aksini iddia edemezsin!" Düşüncelerimi okuyor olmasına, her şeyi bilmesine normalde hayranlık duyarken, şimdi bu sinirime dokunuyordu.Bu kadar bağırmama, kızmama gerek bile yoktu, kapıdan girdiğimde bana istediğim cevabı hemen verebilirdi ama benim asıl ihtiyacım olan buydu.
   "Bana vermediklerinden ötürü sana isyan etmedim,hep sabrettim! Karşılığını almayı bekledim!"
Defolu ucuz bir kumaş gibi olduğumu anlatamayabilirdim belki ama umrumda da değildi. Nasılsa beynimi avucunun içi gibi biliyordu.Defolu bir kumaş olduğumu ve hünerli bir terzinin gelip beni paha biçilemez bir elbiseye dönüştürmesini beklerken, her seferinde fakir bir kadının beni başka elbiselere yama yapıyor olduğunu anlatmama gerek yoktu.
   "Sana ihtiyaçları var ve sen o ihtiyacı gideriyorsun. Belki de o yama sayesinde artık üşümüyorlardır. Hayır duası alıyorsun, fena mı?"dedi. Bu pişkinliği yarattığı insanoğlunda bile görmemiştim. Yanımda getirdiğim 3 çuvalı ortaya attım. "Al! Hayır duasından başka neyim var?Bunlar değildi bana vaadettiğin!Bana vaadettiklerini almama yarayacaklardı, bunlar araçtı!"
"Ama , sen böylesin, eğer o istediklerini sana verirsem böyle olmaktan çıkacaksın. Artık iyi olmayacaksın, değişeceksin, değiştirecekler. Olmayı istediklerinin, imrendiklerinin senden çok eksiği var ve benden istemiyorlar bile, haberleri bile yok!" dedi. söylediğinin dindar klişesi olduğunun farkındaydı ama bu numarayı yutacağımdan emin değildi. Zaten yutmamı isteseydi bu kadar basit bi klişeyi kullanmazdı.
" Bana palavra sıkma! Adaletsizliğini örttüğün o ilahi eksiklikle kimi kandırıyorsun bilmiyorum ama benden bu kadar! Her şeyi alanları sen saklamadın, ben gözümü kapattım ve bu senin işine geldi. Dediklerini yapanların istediklerini verdin.Şimdi sıra bende!"
Mütevazı tahtında doğruldu, o babacan yüzünü bir kenara bırakıp çekmeceden ciddi iş adamı kostümünü çıkarıp giydi. "Aslını istersen seni böyle yaratmamıştım."dedi: " İyilik yoktu içinde, tam bir baş belası olmak için doğdun. Başkalarının iyi olup olmama kararını etkileyecek küçük bir detay olacaktın. "Kork" dedim, " inan" dedim, "iyi ol" dedim evet, ama başkalarına. ben seninle doğrudan hiç konuşmadım. Üstüne alınman, yanlış anlaman benim suçum değil."
" Bir süre sonra değişir dedim, nasılsa vaz geçer dedim. Çok şaşırtıcıdır ki, doğrudan konuştuklarımdan daha istikrarlı çıktın. İnatla devam ettin ,inandın, korktun, saygı gösterdin, bekledin. Seni inatçı yarattığımı biliyordum ama iyi bir şeye yarayacağını düşünmemiştim."
" ama durum şu ki seninle ne yapacağım konusunda karara varamıyorum. Kaderin belli, onunla doğdun. değiştiremem, yazıldı bir kere. Şimdi istersen sen karar ver. Ya kaderini yaşamaya en başından başlarsın ya da seçtiğin bu yolda devam eder ama benden hiçbir şey beklemezsin."
   Devasa kapıya yöneldim. Sinirimi geçirmeye gücü yetmeyen kapı esmese de gürler misali daha da büyümüştü gözümde, yine de beni korkutmayı beceremiyordu. Doğuştan cehennem yolcusu birini korkutmak kimsenin harcı olmasa gerek. Arkamı dönüp küçük bir reverans yaptım."Sen nasıl istersen patron"

19 Kasım 2010 Cuma

kafalar nasıl olursa olsun sizin kafanız hep güzel olsun

    şişman insanlar neşeli olur. saçı düz olanlar perma yaptırır, kıvırcık olanlar fön çektirir. kendine güveni olmayanlar küstah oldukları kadar çirkinlerdir de. sınavdan birkaç saat önce toplaşıp ne kadar "çalışmadıklarını" anlatan öğrenciler çalıştıklarını söyleyenlerden çok daha yüksek puanlar alırlar. tüm yakışıklılar gey ya da tüm geyler yakışıklı, üstelik geyler neşeli. bu bağlamda şişmanlar da gey mi?

    bu kafada olmak her sarhoşun harcı değil, üstelik her güzel kafa herkese de yakışmaz. ne içtiysem aynısından ben de istiyorum, bu sefer iki kadeh içmiş oluyorum. gece içtiğim ballı muzlu süt müdür beni bu derece hareketlendiren? gdo lu muzlar genleriyle oynanırken LeSeDe ye mi maruz kaldılar ki? yoksa elesdii nin ismini bile telaffuz etmek beni altüst etmesine yetti mi?
    mutluluk sarhoşluğunu bilirdim de durup dururken bu sarhoşluk niye? durmaktan sarhoş olunur mu? gerçi durmak bizim işimiz ve biz daha iyisini durana kadar en iyisi de bu...ama yine de, tekrar sormak zorundayım mutlu değilken , alınabilecek tek alkolün bayram dolayısı ile yüze ve bileklere sürülen kolonya olması muhtemelken, bu sarhoşluk niye? bomboşluktan sarhoş olmanın bile mümkün olacağını bilmezdim hele bir de aşırı doz durmak ise bambaşka...

28 Ekim 2010 Perşembe

yolda yürürken karoların çizgilerine basmamaya çalışmanın psikolojik bir rahatsızlık olduğunu öğrendiğim gün, bu alışkanlığı bıraktım. onun yerine ekolojik döngüye daha saygılı bir tavır sergileyerek yerdeki karınca , örümcek, böcek gibi canlılara basmamaya çalışarak yürümeye çalışıyorum. her ikisinde de boynum eğik gözlerim yerde olmak zorunda.insanlarla göz göze gelmeme de gerek kalmıyor üstelik.
yine ekolojik dengeyi bozmamak adına yere bakarak yürüdüğüm gün uğur böceğiyle karşılaştım. onu ezmemeye çalışırken düşündüm : "onun yerde ne işi var?". uğur böceği dediğin hep birilerinin üstünde olur; ya parmakta, ya saçta,omuzda...sonuçta uğur getirmekle yükümlü değil midir uğur böceği?
ilerlerken bir tanesiyle daha karşılaştım.yine yerde. "hayır" dedim " yerde olmamalı o". elime aldım bir süre baktım. uçtu gitti, bir yaprağa kondu."olmaz" dedim, beğenmedim bunu. yine elime aldım. uğur böceğine uğur getirme yükümlülüğü  çok ağır gelmiş olabilir, üstelik tekrar tekrar elime alarak onu hükümlü hale de getirdim sanırım ki, uçtu gitti yine. ama nereye göremedim. aklıma tahir ile zühre geldi. "sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil"

18 Ekim 2010 Pazartesi

alpay erdem'e sevgiler

otobüs yolculuklarında karşılaştığım "tek başına sıkıntıdan patlar mı ki, çok mutsuz mudur ki" diye düşündüğüm ağaçları sen de düşünüyorsun ya alpay erdem...şimdi seni her zamankinden daha çok seviyorum.



"uçsuz bucaksız bozkırdaki 'tek ağaç'a duyduğum saygı da çok başkadır. o öyle tek başına mücadelesini verir gibi. o öyle inançlı, o öyle mağrur. mağrurluğun en çok yakıştığı şey o."
                                                                                alpay erdem, uykusuz dergi14 ekim 2010
                     

9 Ekim 2010 Cumartesi

sivilce dediğin namütenahi

"ümit etmediğim için hayal kurmuyorum" dedim
"hayır" dedi "hayal kurmadığın için umutsuzsun"

bunu bilemem, bilmek de ilgimi çekmez. çünkü zaten işime yarayan bir şey biliyorum:
hayal etmek için fazla yaşlıyım, umutsuz olmak için ise fazla genç.

"ergenlikten çıkamadın mı yavrum sen" dedi,
"bu sivilce gibi büyüyen depresyonunu artık sıksan diyorum"

olmaz iz kalır, bekleyelim , sıkılıp gitsin

8 Ekim 2010 Cuma

iç bayıcı tatlılık*

  Bir pastane çok çekici olabiliyor çoğu zaman. Yenebilecek herhangi bir şeyin sahip olamayacağını düşündüren enteresan renkli pastaların, şekerlemelerin göz alması tamamen hayvani içgüdü.
  Ama oturduğunuz masada bir saat boyunca acıbadem kurabiyesine bakmanız, yok yok, karşılıklı böyle şeyler,bakışmanız, pek sık görülen, görüldüğünde de normal karşılanabilen bir durum değil. Bu bile normal karşılanmıyorken( toplum buna hazır mı?), belki de budur sebebi bir acıbadem kurabiyesiyle kimsenin duyamayacağı bir yerde, aklınızda, sonuçta orada sizi sadece siz duyarsınız, ha bir de o konuştuğunuz acıbadem kurabiyesi, ne diyorduk, konuşmak evet, belki de bu sebeple yalnız kalabileceğiniz bir yerde konuşursunuz onunla. Bir acıbadem kurabiyesine ne anlatılabilir ki?ona ondan başka bir şey anlatamayacağınızın bilincinde, yine de kimse duymasın, onunla birbirinize ne kadar benzediğinizi mi anlatıyorsunuz?ŞŞŞŞT ,biri geliyor!
tatlı ve sevimli beyler...tatlı ve sevimli...

23 Eylül 2010 Perşembe

sorunumuzun ana kaynağı?

bir hayatı altüst edebilmek için saniyelerin yeterli olmaları çok ilginç.
mışıl mışıl uyurken siz, yıllar sürermişçesine geçen beş-on saniyelik bir deprem mesela; bir daha hiç uyuyamayacak olmanıza neden olabilir.
ya da trafik kurallarının sizden uymanızı beklediği kurallar; aralarında birer saniyelik zaman farkı olan ardışık eylemler: önce sağa-sonra sola-sonra tekrar sağa. 3 saniye sonra kendinizi iki tekerlek altında bulabilirsiniz.
tek sayfalık bir diyalog kaç saniye eder? hayatımı altüst ettiğini kabul ettim de saniyesini merak ediyorum.

19 Eylül 2010 Pazar

öyle bir rüya gördüm ki büyüyüverdim

savaş ortamı. neyle savaştığımızı bilmiyorum. insanlar kaçıyor.
üstümde beyaz eski tül gibi garip bir elbise. askerim ben, tam da bu kıyafetle.
oradan oraya koşuyorum.insanlar kaçıyor. kaçmayın diyorum. demek yetmiyor bağırıyorum.
bağırmak yetmiyor emrediyorum. insanlar kaçıyor. neyle savaştığımızı hala bilmiyorum
ama kendimden eminim.
"onlar insanımı öldürüyor" diyorum. "onlar insanımızı öldürüyor ve hangi deliğe
girdilerse bulamıyoruz" diyorum. çıldırmak üzereyim. kendimden emin gibi konuşuyorum.
gayet eminim. emirleri duyuyorum.birini bile bulursak derhal öldürmeliyiz.bulmalıyım o "birini". kimi?
her yere bakıyorum. bulamıyorum. çocukları bilgisayar başında
saatlerce tutabilen dandik bir oyun gibi bu. evlere giriyorum evlerden çıkıyorum.her şey normal.
yataklar var önümde. dağıtmaya başlıyorum hepsini. ben dağıttıkça düşman çıkıyor o
avuç içi kadar yataklardan. hayatta kalabilmek için pratiğe dökülmüş bir zekayı Hitlerin Yahudi katliamından ya da kıbrıs'taki Türk katliamından beri kimse görmemiştir.
bir yatak var önümde , biri yatıyor. yanına oturuyorum. biliyorum ki düşman o.
filme dönüyor hayat. karşımdakinin düşmanım olduğunu bilmeme rağmen sırf hayat
filme döndü diye o manasız zaman kaybını ve riski göze alıyorum. konuşuyorum onunla.
hayat filme döndü çünkü, yapmak zorundayım.
düşman masum yüzüyle belli ederek üzülüyor bana: "sen de mi?" diyor.
"sen savaşa inanmazsın ki.sanatın nerde?".
uyku mahmurluğundan mı bilemem ama bulabildiğim en vurucu söz şu: "savaşta sanat olmaz...".
o kadar celalleniyorum öyle cesurlaşıyorum ki gurur duyuyorum kendimle. gururum refleks oluyor, anında silahımı çekip
başına dayıyorum düşmanımın, aynı anda kafamda soğuk bir demir parçası.
göz gözeyim düşmanımla. kendi silahımı görürken onunkini hissedebiliyorum ancak.
düşmanımla benzerliklerim var. farkımız çok. tül elbiseli saçma bir askerim ben.
oysa takım elbiseli bir sanatçı. gözlerimiz benziyor evet. saçlar da belki biraz.
beni tanıyan bir vatan haini bu. ha vatan ha vücut.benim o düşman.
bütün hayalleri yıkılmış bir yetişkinim rüyadan sonra. savaş için öldürdüm sanatı içimde.
savaş da öldü evet, sanatım öldü diye. büyüyor muyuz ne?